Hayır! Bu ben değilim…

Fırat Budacı‘nın Uykusuz Dergisi‘ndeki köşesinden alıntıdır:

Bir kitap eki için bir arkadaşla beraber yerli polisiye yazarlarıyla bir söyleşi yapmıştık. Yazarlardan birine romanın kahtamanı “Hector Berlioz”u kastederek, neden yabancı bir isim kullandığını sormuştum. İki elini yana açarak, “Hector Berlioz çok ünlü bir bestecidir, bilmiyor musunuz?” dedi. Biliyor muydum? O ana kadar sesi bir perde kalınlaşarak sorduğum bilgiç sorular, bilgimle biçimlendirdiğim ukala mimiklerim, polisiyeyle ilgili yapılan espirilerde konuya hakim olduğumu belli eden ölçülü gülümsemelerim, hepsi darmadağın olmuştu. Söyleşinin gerisini toparlayamadım Ve ‘belki de dünya söyleşi tarihinde, bu tür ortamlarda hep çay, kahve içilirken, kederden rakı ısmarlayan ilk söyleşici oldum. Bir keresinde de arkadaşlarla konuşurken mitolojik kahraman Pan için, “eşek vucutlu” demiştim. Pan’in keçi vucutlu olduğunu bilmediğimden mi? Hayır. Bazen bir şeyi biliyorken, söylediğimiz bir lafla “bilmeyen” konumuna düşeriz. Bilgi, beyinde deforme olup ağza düşer. Bilgiyle ters düştüğümüz andır o. Tüm ağırlığımızın, tüm kültürümüzün Allah’ın keçi kılıklısına yenildiği an…Sevgili okur, siz de buna benzer durumlar yaşıyorsanız, sakın o anlarda, başkaca “birikim performansları” sergileyerek açığı kapatmaya çalışmayın. “Rezil oldum” duygusuyla titreyen hafıza bocalamaya başladığı için yeni bombalar patlatabilirsiniz. Kedi gibi oynarlar sizle, yaraların kapanması daha uzun sürer. Masanın en kazması bile sırıtmaya başlar. “Ben zamanında Hector Berlioz’dan  “İsa’nın çocukluğu Oratoryosu”nu dinlemiş adamım, Pan’ı mı bilmiycem!” diye bağırırsınız sonra. Yalan sevgili okur, nerden dinleyeceğim oratoryoyu ben, ineternetten baktım…

Bazen pek tanımadığımız insanların olduğu bir ortamda fikir beyan etmek bir lanettir. Her ortama kendini eksiksiz, olduğu gibi taşıyabilen insanların bilemediği bir derttir bu. Konumuz yeni bir tanışıklıkla kendini ispatlamak konusunda acele eden, konuşulan konuyla ilgili fikrinin sıradışı olduğuna inanan, ama bir yandan da sesi çatallaşmaya müsait insanlar. Kendimden biliyorum, bir insanın aklına gelen düşünceyle, ağzına düşen kelimeler arasında büyük farklılıklar olabilir. Sizlere geri dönüşü ve tamiri mümkün olmayan bu zavallı anlardan bahsetmek istiyorum.

Masaya biz oturduktan yaklaşık 1 saat sonra gelmişti. Barışın arkadaşıydı. Alkolün insan bünyesinde ciddi konular üzerine tartışma kanalları açtığı biliniyor. İnsanevladı alkol sayesinde, kelimelerin belinin büküldüğü yalpalama safhasına kadar, çok acar bir siyaset bilimciye, bir aşk uzmanına, hatta bir din alimine dönüşebiliyor. İşte biz, o geldiği sırada ülke üzerine siyasi tezlerimizi üfürüyorduk. “Lafını unutma”, “Sen sanıyor musun ki” gibi cümlelerin kullanıldığı kendini tam kaybetmemiş, hafif terbiyeli bir safhadaydık. Barış’ın araya girilmesi çok zor konuşma iştahından fırsat buldukça (sigara yaktığı ya da garsona seslendiği çok kısa sürelerde) fikirlerimizi sunmaya gayret ediyorduk. Bizim masamız ortamlarda yan masalar tarafından sesi duyulan, “ara sıra dönülüp bakılan masa” olma özelliğini açık ara önde götürüyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde “kapatıyor musunuz masası” na dönüşecektik. Ben, Barış’ın lafını  kesmek için yaptığım seferlerden, her defasında kucağıma “abi ne alakası var” cümleri verilmiş bir halde geri dönüyordum. Zaten masaya yeni gelen arkadaş yüzünden bir süre sonra bütün alakamı kaybedecek, Barış’ı bir kürsüye çevirdiği bu masada zaferleriyle baş başa bırakacaktım. Yeni arkadaşımız hiç konuşmuyordu ama hareketlerinden tanıdık bir koku alıyordum. Yaklaşık yarım saat sonra, Barış şirket isimlerini nefis telaffuz ettiği küresel kriz söylevinin bir yerinde, yeni arkadaşımızı parmağıyla göstererek, “bak bu adam bir sene New York’ta yaşadı” dediğinde hafif dikleştiğini, hemen ardaından da bir sigara yaktığını gördüm. Söyleyecekleri vardı ama araya girmeyi becerememişti. Kurmak istediği cümlelerin kafasında asılı kaldığına neredeyse emindim. Bu adamı tanıyordum: Tanımadığım insanların olduğu bir ortama girdiğimdeki halimdi. “Sakat ruh ikizim” gelmişti. İçimden “hoş geldin ne olur kendini fazla yorma” dedim. Konu değişmesine rağmen, biraz önce kafasında asılı kalan ve “iyi saptama” olduğuna inandığı cümleleri evirip çevirdiğini hissediyordum. Söyleneneleri tam dinlemiyor, hazırda beklettiği cümlerlerini ateşlemek için uygun bir an kolluyordu. Ama yazık ki konuşabilse bile, cümleleri ağzından kafasındaki gibi parıltılı değil, çok sönük, eksik, ilgi uyandırmayan birer cızırtı gibi çıkacaktı. Bir ara masaya doğru hafifçe eğildi. Ağzını araladığını gördüm. Sonra kapandı ağzı. Pas geçmişti. İlk kelimenin boğazına kadar ilerlediği o anda, yüreğinde beliriveren hafif tıpırtılar sesini bastırmış olmalıydı. Ağzına bir sigara koydu. Çakmağı bulamadı. Çakmak, kelimeleri bi kırbaç gibi savuran Barış’ın elinde, masadakilere doğru salladığı bir “hitap nesnesi“ olarak görev yapıyordu o sıra. Barış durumu fark edip lafını kesmeden çaktı çakmağı. Barış’a doğru eğilerek yaktı sigarasını. Ağzından çıkan “Sağol” kelimesi, Barış’ın havada hiç boşluk bırakmayan kelimelerinin arasında ezilerek kayboldu. İki dakika sonra sigarası bitmemesine rağmen yeni bir sigara yaktı. Belli ki durmayacaktı. “Sonradan utanılan anlar” hanesine bir çentik daha atmaya gayretliydi. Defalarca yaşamıştım bu hali, gittiği yol yol değildi. O fark etmeden aynı anda yanan iki sigarasından kül tablasında olanı söndürdüm. Yardım etmek istiyordum. Konuyu geyiğe çekmeye çalıştım. Barış elindeki kırbaçla kovaladı geyikleri. Tartışma iyice alevlenmişti. Diğer arkadaşlar Barış’a cephe almışlardı. “Lafını unutma” gibi ara cümleler “Saçmalıyorsun”, “Hadi be” gibi dikenli cümlelere dönüşmüştü. Ağzına doğru tekrar kelimelerin hucum ettiğini hissettim. Galiba başlıyordu. Ağzını açtığı anda uçarak, hızla yaklaşmakta olan bir kamyondan kurtarır gibi üzerine atılmak istedim. Ağzından çıkan ilk kelime “Sermaye” oldu (Sorun yok gibiydi). İkinci kelime “Düşmanlığı” oldu (Eyvah dedim). Cümlesini son kelimeyle tamamladı: “Yapıyorsun”…Şimdi birleştirelim: “Sermaye düşmanlığı yapıyorsun.” O an Barış’ın hınzırca şekillenen ağzı hiç vakit kaybetmedi: “Servet düşmanlığı mı demek istiyorsun!” Bu bir soru değildi. Muhabbetin gidişatına göre o cümlede kullanılması gereken “sermaye” değil “servet” kelimesiydi. Bilmediğinden değil, yalnızca ağzına yanlış kelime düşmüştü. Gerçekten çok üzüldüm. Kendini rahat hissettiği bir ortamda olsa belki nefis konuşacaktı. O andan sonra aklının felç geçireceğini biliyordum. Aslında normal standartlarda böyle bir hata hiç önemli değildir. Ama benim gibi, onun gibi insanlar için hayat böyle durumlarda bir süre kesintiye uğrar. Konu çoktan değişmişti. Ama o, yaşadığı uğursuz anda çakılı kalmıştı. Önemsemiyormuş gibi yapmaya çalışıyordu. Onu izliyordum, onu anlıyordum. Artık içinde, “yanlış tanındığını düşünme kaygısı” denen ve insanın kendi paranoyalarından beslenen küçük bir hayvan yaşıyordu. Bu kaygı hayvanı küçüktür, ömrü kısadır ama sivri ve keskin tırnaklarıyla adamın içini deşer.

Çıkışta yanından yürüdüm. Yardım etmek istiyordum. Biraz Barış’ı kötüledim. Yakın arkadaşım olmasına rağmen hakkında atıp tuttum. “Yani adam tartışmayı bilmiyor” dedi. “Öyle” dedim. Arkada bizi takip eden gruptan “Ya bırak Allaşkına, ne alakası var” diye bir ses yükseldi. Tartışma devam ediyordu…

bkz. hayır!bu ben değilim

,

No comments yet.

Bir cevap yazın

Font Resize