Kulaklarımdan ne istediniz?

Fırat Budacı

Uykusuz Dergisi yazarlarından Fırat BUDACI’nın 18 Haziran 2008 tarihli yazısı. Sevgili Fırat duyguları ifade etmek konusunda inanılmaz başarılı, yazılarını da büyük beğeni ile sürekli takip ediyorum ve şiddetle tavsiye ediyorum hepinize…Uykusuz Dergisi başlı başına bir olay zaten, bir haftam onsuz geçince kendimi eksik hissediyorum…Neyse yazıya geçelim…

Normalde anlık bir sinirle çekilerek uzatılan bir organdır kulak. Ama bu başkaydı, kulak mememi işaret ve başpramağının tırnakları arasında uzun uzun çimdikliyordu. Kendi bulduğu bu cezalandırma yöntemini anlık bir sinirle değil, yavaş yavaş ve galiba zevk alarak uyguluyordu. Bazen sıradan insanların içindeki kötülük, gösteri alanı bulamadı için saklı kalır. Çimdik Bey, başka şartlar altında, başka bir konumda olsaydı kötülük tarihinin lanetlenen aktörlerinden biri olabilirdi. Hayat onu öğretmen olarak atadığı için bilinçli kötülüğü kulak memeleriyle sınırlı kalıyordu. İlkokuldaydım, küçücük çocuktum ve inanın kulak memem de küçücüktü. Soruyu çözenler tahtaya çıkıyordu. Soruyu çözemeyip sıralarında kalanların, soruyu çözme umutları Çimdik Bey’in ayak sesleri arasında kaybolup gidiyordu. Ayak sesleri tam yanımda durduğunda korkudan başımı kaldıramazım. Yalnızca sivri burunlu ayakkabılarını ve göbeğini görürdüm. Soruyu felan bırakır, kulak mememi ısıracak tırnakları beklerdim. Tahtaya kulaklarını gere gere çıkan arkadaşların arasında gülenler olurdu. Çalışkansever Çimdik Bey onların gülmelerine bir şey demezdi. Onlar başarılıydı, geleceğin pırıl pırıl, sağlıklı kulak memelerine sahip doktorları ve mühendisleriydi. Biz tahtaya çıkamayanlar, kulak memeleri sızlayan lanetli çocuklardık.

“Olmuyor mu Fırat!” dedi. Bunu dalga geçen bir ses tonuyla söyledi. Başımda durmuş soruyu bir türlü çözemeyişimi seyrediyordu. Olmuyordu. Üniversiteye hazırlanıyordum. Dershanedeydim. Durumum vasat olmasına rağmen torpille en iyi sınıfa yerleştirilmiştim. Parmaklar hep havadaydı. Hoca ne sorsa, cevabı kafalarının içinde sinsice bekleyen çocukların arasındaydım. Her şeyi bilen bu çalışkan çocuklara, ‘hayatta bilmemek de vardır’ı ispatlamak için bu sınıfa gönderilmiş gibiydim. Bazen, soruyu cevaplamak için kalkan parmaklarını kötü filmlerin simgesel sahnelerine yakışan bir mizansenle bana doğru döndürecekler, sonra hep bir ağızdan “İşte bu” diyecekler gibi geliyordu. Çoğu zaman tahtaya yazılan soruyu bile okumuyordum. Daha soru bitmeden havaya kalkıp araba sileceği gibi haraket eden parmaklara dalıyordum. Biri tahtaya çıkıp, diğerlerinin de bildiği cevabı çözüyordu. Evet, resmen cevap çözüyordu bu Parmaklar Sınıfı. Sonsuz sıkılıyordum. Ezildiğimi hissediyordum. Tebeşirin tahtadan ara sıra çıkardığı “cııyyyk” sesiydim. Hoca başımda durmuş “Olmuyor mu!” diyordu. Kafalar bana dönüyordu. Başka bir hayatı görüyorlardı. Parmaksız bir çocuğa bakıyorlardı. En çok da geometri dahasi dörtgen kafalı o çocuk bakıyordu. Bakarken sırıtıyordu. Bir deneme sınavı sonrası, kimya hocası sınıfa girer girmez, “Eveet, 5 netin altına düşen yok herhalde bu sınıfta” demişti. Bana ilk defa parmak kaldırma şansı doğmuştu. Yapamadım. Şimdiki aklım olsa kaldırırdım, “Eveet, 3” derdim. Biyoloji hocasına “2” derdim, Matematikçiye “7” derdim. Soruları aklından çözen, çok hızlı parmak çeken dahi bir öğrenci gibi bağırırdım sayıları.

Yıllar sonra parmaklar sınıfının dörtgen kafalı geometri dahisini bir kafede gördüm. Biraz konuştuk, daha doğrusu o, ‘Parmaklar Sınıfı’ndan başlayıp Kanada’ya uzanan başarı öyküsünü anlattı. Ukalalığı nefes aldırmıyordu. Bilgisayar programcılığına hakimiyeti, onu, tüm hayatı alt edebileceğini sanan bir ukalaya çevirmişti. Yazık ki, Kanada’dan aldığı, önünde 44 yazan ve dizlerine kadar uzanan ‘ergen zenci tişörtü‘ onu ele veriyordu. Kendine göre, yurt dışından estirdiği bir rüzgarla bizim, “Woow” diyeceğimizi sandığı bir hava getirmişti ülkemize. Bu düşüncem, gevrek gevrek gülerek “Kızlarla aran nasıl?” dediğinde iyice pekişti. Kulaklarıma inanamadım, Kızlar”, “ara” … Bunlar, gençlerle genç olmaya çalışan 40 yaş üstü adamların kullandığı kelimelerdi. Dörtgen Bey, mesleki başarılarla dolu yaşamına kısa bir tatille mola verdiği bu günlerde, sosyal yaşama abanarak tescilli dahiliğinin yanına haşarı sıfatını da eklemek istiyordu. Dahi Ama Biraz Da Haşarı Bey, barometre, sıcaklık ölçer, nem ölçer gibi bütün doğa olaylarına hakim kocaman saatine bakıp “Woov saat 14:36 olmuş, ben topuk…” dediğinde, “Uyyy” dedim içimden. Dersanede aynı dijital sesle derse kaç salise kaldığını Casio saatine bakarak haber verdiği günler geldi aklıma. Ot gibi yaşamları ebeveynlerin gözünde “çok başarılı, çok düzenli”ye dönüşen ve bizlere zamanında ‘filancanın çocuğu’ olarak örnek gösterilen adam buydu işte. Nedense bir sıkıntı çöktü içime.

‘Parmaklar Sınıfı’nda, “Olmuyor mu” kategorisinde benden sonra ikinci sırada, can arkadaşım Uğur yer alıyordu. Aslında ikimiz de vasat bir sınıfta olsak rahatça parmak sallayabilirdik. Ama Tübitak’a el ense çeken sorular çözen ve ‘sayı soruları’yla dalga geçen ‘İntegral Kafalılar’ın yer aldığı bu sınıfta bizim parmaklar ancak sıra kazımaya yarıyordu. O günler, sıraya hararetle “Now one a young boy” cümlesini kazıyorduk. Sanırım Lee Cooper’ın reklam müziğinde geçiyordu bu söz. Kazı çalışmalarımızdan rahatsız olan hoca, bir pazar sabahı, sınıfa yeni gelen zeki ve meme çatalı gözüken bir kızı, beni kaldırıp Uğur’un yanına oturtunca, konumum daha da belirginleşti. Artık neresi boşsa oraya oturuyordum. “Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır” diyen bir sorunun cevabıydım, bedbahttım, yalnızdım. Hoca her derste “Bugün, nereye oturdun, piyon gibi adamsın vallahi” benzeri ‘öğrenci güldüren espirileri‘ni tekrarladıkça Dörtgen Kafa neşeleniyordu. Bir deneme sınavı sonrası, Dörtgen Kafa’nın, Hocam ilk 5 soru neydi öyle, kalem oynatamadım vallaha he he” sırnaşmasına, hocanın nedense bana yan göz atarak, “Arkadaşlar herkes sizin gibi değil, o soruları çözerken kalemi bitenler var” demesi ve bütün Parmak Sallayanlar’ın bu iğrenç gösteriye gülmesi bardağı taşıran son damla oldu. İntegral Kafalılar ilk beş soruyu kalem kullanarak çözmeye çalışanların üzerlerine basa basa zekalarını kutluyorlardı. O an Uğur, meme çatalından sıyrılarak, “Noluyo lan!” dercesine bana baktı, resmen ‘Geri Zekalılar Sınıfı’ndaydık. O andan itibaren çalışkansever hocalara da, dörtgen kafaya da, ilk beş soruyu kalem kullanarak çözmeye çalışanların parasıyla dönen bu dersaneye de nice çimdikler görmüş kulaklarımı tıkadım. Kendime rakip olarak sınavlarda bana yakın puanlar aldığını listelerden gördüğüm Tennure isminde tanımadığım birini seçtim. Onunla yarıştım. Sınavı kazandım. Buradan hocalarıma ve ‘Parmak Sallayanlar Sınıfı’nın sakinlerine seslenecek felan değilim. Yalnız Tennure’ye teşekkür etmek istiyorum: Teşekkürler Tennure. Umarım sınavı sen de kazanmışsındır.

, , , ,

No comments yet.

Bir Cevap Yazın

Font Resize